
Sıfır Kaza Paradoksu ve İSG'de Gizlenen Gerçekler
Düşük kaza sayıları her zaman güvenli işyeri anlamına gelmiyor. Şeffaflık sorunu, gizlenen veriler ve İSG profesyonellerine yapılan sessiz mobbing üzerine bir değerlendirme.
İş sağlığı ve güvenliğinde konuşmamız gereken bir paradoks var. Nevruz Gürceğiz ve Mehmet Erdem Alagüney ile yakın zamanda bilgi paylaşımı yaptığımızda bu yazıyı yazmaya karar verdim. Onlarla bilgi paylaşımımla birlikte isimlerini de eklemeden geçmek istemiyorum. Çok değerli dönütler verdiler bana. Bu konuda hem meslek hastalıkları tanımları, hem meslekte kazanma gücü kayıpları vs. tanımlar veya süreçteki kısır döngüleri bilme konusunda baya katma değerli sahadaki birçok kişiden birileri. Bu konuda sahanın düzelmesini de en az benim kadar istiyorlar. Neyse uzatmadan yazıma geçeyim :)
Birçok işyerinde başarı, tek bir cümleyle özetleniyor: "Bu yıl meslek hastalığı yok, gün kayıplı iş kazası yok." Tablolar yeşil, KPİ'ler tutmuş, yönetim memnun. Peki gerçekten her şey yolunda mı?
Deneyimlerim gösteriyor ki bu rakamların arkasında çoğu zaman bir şeffaflık sorunu saklanıyor.
Neden mi?
Çünkü "sıfır kaza" hedefi bir kültür yerine bir korku mekanizmasına dönüşebiliyor. Çalışan, küçük bir yaralanmayı bildirirse primi etkileniyorsa, ekibine "kötü" görüneceğini düşünüyorsa ne yapar? Bildirmez. Pansumanı kendi yapar, ertesi gün işe gelir, ağrısını saklar. İstatistik temiz görünür; ama risk olduğu yerde durmaya devam eder. Daha kötüsü yöneticilerin primleri etkilenirse onlar da bunun olmaması baskısını hem çalışana hem de isg ekibine yapar.
Meslek hastalıklarında durum daha da sinsi. Gürültüye bağlı işitme kaybı, kas-iskelet sistemi rahatsızlıkları, solunum problemleri yıllar içinde gelişir. Tanı konulmadığında "meslek hastalığı yok" denir. Oysa olmayan şey hastalık değil, kayıt ve takip sistemidir. Ya da adamın tenisçi dirseği var der geçeriz.
Bu körlük yalnızca bize özgü değil — istatistiğin tasarımı bile bazı vakaları görünmez kılıyor.
Uluslararası tarafa baktığımızda da benzer bir yapısal sorun var ama bizim sorunumuzdan daha iyi olduğu kesin. Avrupa İş Kazaları İstatistikleri (ESAW) metodolojisinde yalnızca en az 4 takvim günü işgöremezliğe yol açan kazalar "ciddi kaza" olarak kayda alınıyor. Yani 3 güne kadar işgöremezlikle sonuçlanan kazalar Eurostat tablolarına hiç girmiyor. Bir çalışan yaralanıp 2-3 gün rapor aldıysa, o vaka Avrupa istatistiğinde "yok" hükmünde. Bunların da başka sıkıntıları olmakla birlikte çok daha insani. Yani ben bugün ramak kala geçirsem psikolojik olarak bugün çalışmak istemem. 1 gün istirahat alabilirim. Dolayısıyla bu 4 gün üzeri istirahat alma olayını ciddiye almak lazım. En azından bizim için de böyle bir eşik getirmemiz lazım.
Sonuç: bizde sıfır kaza hedefi "düşük rakam" çoğu zaman "düşük risk" değil, "gizlenmiş veri" anlamına geliyor.
Ve burada kimse konuşmuyor: İSG profesyoneline yapılan sessiz mobbing.
Bu tablonun bir de görünmeyen mağduru var: işyeri hekimi ve iş güvenliği uzmanı. Bir ramak kalayı kayda geçirmek isteyen, bir meslek hastalığından şüphelenip sevk yazan, periyodik muayenede patolojik bulguyu rapora işleyen profesyonel çoğu zaman "tabloyu bozan kişi" olarak görülüyor.
Sonuç ne oluyor?
"Bu kadar sevk olmaz, abartma" baskısı.
Bulgu yazınca yenilenmeyen sözleşmeler, kesilen primler.
"Sen geleli kaza sayımız arttı" suçlaması — oysa artan kaza değil, artan bildirim.
Mesleki bağımsızlığın, ticari ilişkinin gölgesinde eritilmesi.
Bu, doğrudan bir mobbingdir. Üstelik en tehlikelisi: çünkü susturulan kişi, çalışanın sağlığını koruyacak son halkadır. Profesyonel sustuğunda, riski görecek göz de kapanır.
Kısacası: Düşük kaza sayısı her zaman güvenli işyeri anlamına gelmez. Bazen sadece iyi raporlanan — ya da susturulmuş bir profesyonelin olduğu — bir işyeri anlamına gelir.
Peki ne yapmalıyız?
1) Ramak kala (near-miss) bildirimlerini ödüllendirelim. Kaza olmadan önceki tehlikeli durumları raporlayan çalışanı cezalandırmak yerine takdir edelim. Çok bildirim, kötü işyeri değil; öğrenen işyeri demektir.
2) KPİ'leri sonuç değil süreç odaklı kuralım. Sadece "kaç kaza oldu" değil; "kaç risk değerlendirmesi yapıldı, kaç eğitim tamamlandı, kaç saha denetimi gerçekleşti" gibi öncü göstergeleri ölçelim.
3) Periyodik sağlık muayenelerini ciddiye alalım. Meslek hastalığını erken yakalamak, onu yok saymaktan çok daha değerlidir. İşitme testleri, solunum fonksiyon testleri, ergonomik değerlendirmeler bir formalite değil.
4) Bildirim yapanı koruyan bir kültür inşa edelim. Ceza değil, çözüm. Suçlama değil, kök neden analizi. Çalışan güvendiğinde gerçeği söyler.
5) İSG profesyonelinin mesleki bağımsızlığını koruyalım. İşyeri hekimi ve iş güvenliği uzmanı, "patrona iyi haber veren" değil, "riski en doğru gösteren" kişi olarak konumlanmalı. Tıbbi ve teknik kararın ticari baskıdan korunması; bulgu bildiren profesyonelin işini kaybetme korkusu yaşamaması gerekir. Profesyonelin güvenliği, çalışanın güvenliğinin ön koşuludur.
6) Şeffaflığı liderlikten başlatalım. Yönetim "bu yıl 12 ramak kala bildirimini önledik" diyebildiğinde, gerçek güvenlik kültürü başlar.
Unutmayalım: Amacımız tabloyu güzel göstermek değil, insanı sağlıklı tutmak.
Siz hangi göstergeyi takip ediyorsunuz? Sonuçları mı, süreci mi?



